Haftaya Bakış (308): Akın Gürlek'in malvarlığı tartışmaları | Birinci yılında 19 Mart

19.03.2026 medyascope.tv

19 Mart 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız Haftaya Bakış’ı yayına Tania Taşçıoğlu Baykal hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘Haftaya Bakış’la karşınızdayız. Bayram nedeniyle yayınımızı perşembeye, arife gününe aldık. Kemal Can'la birlikte bu haftayı konuşacağız. Kemal, merhaba. 
Kemal Can: Merhaba, Ruşen.

Ruşen Çakır: İki önemli husus var. Birincisi, bugün 19 Mart’ın birinci yılı. 19 Mart'ı birlikte adım adım takip ettik. İnişli çıkışlı oldu, ama genellikle de CHP’nin inisiyatif aldığı bir şey oldu. Bir diğeri de, son olarak Özgür Özer'in açıkladığı Akın Gürlek'in mal varlığı tartışması ve Akın Gürlek'in cevabı. Özgür Özel bugün Saraçhane'den Medyascope’a ve başka yayın kuruluşlarına da bağlandı. Özel, hâlâ bu işin peşini kovalıyor ve birtakım iddiaları ısrarla vurguluyor. Önce Akın Gürlek meselesiyle başlayalım. Ne diyor Akın Gürlek? “Bunun yeri meydanlar değil, yargı. Yargıya başvuracaksın” diyor. CHP yöneticileri açıkladı zaten. Defalarca başvurulmuş, ama hiçbir cevap alınmamış. Şimdi de başvuruyorlar. Yargı dediği şey artık öyle bir sistem oldu ki, yani Akın Gürlek Adalet Bakanı.
Kemal Can: “Bana getirin” diyor. 

Ruşen Çakır: Evet. Hangi savcı cesaret edip soruşturma açacak? Hangi yargıç bunu yargılayacak? Özgür Özel'in söylediği Yüce Divan meselesi var, ama hiç böyle şeylere girmeyecekler belli ki. Burada şöyle bir husus var: Devletin bütün imkânları Akın Gürlek’in elinde. Bize ne sundu? Web Tapu’daki ekran görüntüsünden, üzerine kayıtlı dört adet taşınmazın olduğu flu bir şey sundu. Ama mesela diyelim ki ben Adalet Bakanıyım ve hakkımda iddialarda bulunuyorlar. Çünkü Özgür Özel’in dile getirdiği şey, Akın Gürlek’e ait olduğu 16 adet taşınmaz. Öyle bir şey yaparsın ki, ‘O dediğiniz yer Ali bilmem kimin, bu dediğiniz yer Hasan Hüseyin bilmem kimin’’ diye her şeyi çok net bir şekilde gösterirsin. Benim bir vatandaş olarak, hakkımdaki iddiaları çürütme konusunda elimde çok fazla imkân olmayabilir. Elimden geleni yaparım da, ama devlet artık… Ve bütün olay da zaten devlet üzerinden gidiyor. Tapu kaydı, banka hesap dökümleri… Mesela bir ara bütün bu 19 Mart sürecinde MASAK raporları göze çarpıyordu, değil mi? Ona MASAK raporu, buna MASAK raporu, komik komik rakamlar dolaşıma girdi. Ama burada bir MASAK raporu olmadan… Kendisi üzerine kayıtlı dört taşınmazın olduğunu açıkladı, değil mi? 
Kemal Can: Evet.

Ruşen Çakır: Bir de, hızlı bir PR çalışması yapıyor, o çok dikkatimi çekiyor. Mesela geçen gün bakanlığa girerken, ajanslar kendisine soru sordu. Önceden hazırlanmış bir şey, tezgâh yani. 
Kemal Can: Evet.

Ruşen Çakır: Çanak soru.
Kemal Can: Sadece Anadolu Ajansı ve DHA var zaten. 

Ruşen Çakır: Evet ve soru da çanak. Orada Muhittin Böcek meselesini dile getirmesi. Sonra Adem Metan’a röportaj vermiş, çocukluğunu anlatmış. O yayında, üniversitede öğrenciyken tuttuğu ders notlarını sattığını söylüyor. Bizim Turgut Tahran da hukukçu olduğu için, İstanbul Üniversitesi'nde bunu yapanlar hakkında zamanında soruşturma açılmış olduğunu söylemiş. ‘’Ben notları tutuyordum, arkadaşlarımla paylaşıyordum’’ dese anlarsın. Satıyor ve bunu, ‘’Bakın, ben bu kadar yaratıcıyım,’ der gibi anlatıyor. Şimdi şöyle de bir husus var. Mesela benim konuştuğum CHP'ye yakın bazı isimler, ‘’Bunlar iyi hoş da, bu toplara girmesek. Bu, strateji olarak doğru değil” dediler. Ben çok emin değilim.
Kemal Can: Niye öyleymiş?

Ruşen Çakır: Başka şeylere yoğunlaşmak için vesaire; ‘Bu, kavga dövüş oluyor, kişiselleştirme oluyor.’’ Herhâlde öyle bir gerekçeyle. Ama A bir kın Gürlek bir döneme damgasını basan bir isim. En azından son bir yıla, ki daha öncesi de var belli ki. Hatta Sırrı Süreyya'yı bile mahkûm etmiş. O hikâyeyi biliyorsun, değil mi? 
Kemal Can: Biliyorum, evet.

Ruşen Çakır: Sırrı Süreyya, “Yapmayın, etmeyin” deyince, o zaman henüz yargıçken 5 yıl mı ne basmış. Zaten şu anda Türkiye'de yargı bağımsızlığı diye bir şey yok. Yargı tamamen devlete bağlı. Akın Gürlek şimdi onun başına geçti ve şu anda mahkeme sürüyor. Başka mahkemeler de var, ama esas olarak İstanbul Büyükşehir Belediyesi davası var ve onun bütün kontrolü zaten onun üzerineydi. Şimdi kontrol iyice onda. Buna nasıl güvenecek insanlar? Bir de tabii eğer gerçekten Özgür Özel'in söylediği gibi hak edilmemiş mal varlıklarına sahipse, bu durum işi iyice karıştırıyor. Yani böyle bir şey yapan birisinin, Türkiye'de böyle önemli bir yere gelmesi gibi bir sorun çıkıyor ortaya. Çok net bir şekilde bu iddiaları yalanlaması gerekiyor. Yani tereddüde yer bırakmayacak şekilde yalanlaması gerekli. Hatta CHP seçmeninin bile, “Bizim genel başkan elinde kanıt yokken bir iddiada bulunmuş. Bizi zor durumda bıraktı’’ diyebileceği bir olay yaşamadık şu âna kadar. Yaşadık mı? 
Kemal Can: En azından şöyle bir şey var…

Ruşen Çakır: Pardon lafını kestim, bir de Lüksemburg meselesi var. ‘Lüksemburg'da deniz yok ki’’ diyor AKP’liler. Tam, ‘Sağır duymaz uydurur’’ Oradaki hikâye de Lüksemburg, hatta özellikle yat için Lüksemburg marinası. Orası bayağı İsviçre bankası gibi bir yer. Bir de, hayatında hiç Lüksemburg'a gitmemiş, ama başsavcılığı döneminde Lüksemburg'daki Eti Maden AŞ’ye yönetim kurulu üyesi olarak atanmış, oradan maaş alıyor.
Kemal Can: Tabii iddiayı buradan kurtarırsan, orada başka bir şeye tosluyor. Buna iki türlü bakılabilir. Bir, dediğin gibi somut kanıtlar. Kimin elinde ne var? Kim neyi nasıl doğrulayabilir, nasıl yalanlayabilir konusunda fiziki kanıtlar, somut kanıtlar meselesi var. İkincisi, senin biraz değindiğin gibi, verilen tepkiler, oluşan algı meselesi var. Biliyoruz ki bu tür meselelerde bu ikisi her zaman paralel gitmiyor ve farklı farklı şeyleri bu sayfalara bakarak anlamak daha kolay oluyor. Senin de işaret ettiğin gibi, ilk günden itibaren biraz PR ağırlıklı ve hızlı bir savunma pozisyonuna çekilindiğini görüyoruz. Hatta bunun içerisinde birkaç tane de başka tartışmaları açacak imalar var. Bir tanesi, Antalya'da Muhittin Böcek davası. Muhittin Böcek'in, Özgür Özel'e para verdiğini iddia etti ve Muhittin Böcek’in, bunu zamanı geldiğinde anlatacağını söyledi. Şimdi bir ülkenin adalet bakanı, sürmekte olan bir davada, bir sanığın daha sonra, zamanı geldiğinde söyleyeceğine ilişkin bir bilgiyi basınla paylaşıyor. Bu kendi başına, ancak biraz kontrol kaybıyla açıklanabilir bir şey. Ya da artık o kadar yüksek bir fütursuzluk var ki, bu tür tehdit ve imaları açıktan yapmakta bir beis görmüyorlar. Her ikisi de birbirinden problemli şeyler. Ama bunun söylenildiğini duyduk. Bu hadiseyle ilgili savunmanın içerisine böyle bir şey girdi.
Sen, “Bu adalet bakanı herhangi biri değil’’ diyorsun ya, evet, siyasi bir aktör, ama bir sürü kritik siyaseti dizayn etmek üzere kurgulanmış pek çok siyasi davanın da hem başlatıcısı hem bugün en tepe yöneticisi konumunda. Üstelik, şimdi söylediğim bu imalar nedeniyle, bundan sonra olacakların gidişatını da belirleyecek bir pozisyonda. Yani şimdiye kadar olmuş olanlar başka, bir de bundan sonra olacaklara ilişkin bir şey söylüyor. İkincisi, ‘’Ben aslında başka türlü bir insanım’’ fikrini anlatan… Ama hatırlarsan bazı gazeteci arkadaşlar, ‘’Malvarlıkları belki ailesinden kalmıştır’’ yorumlarını yaptılar. Ama senin anlattığın, okulda notları satarak harçlık kazanma işi, öyle bir geçmişten bahsetmiyor. Anlattığı şey şu: ‘‘Ben çok varlıklı bir insan değilim.’’ Ama bir aşamadan sonra korkunç bir sıçrama yaşanıyorsa… Son ortaya atılan ve henüz yalanlanmayan o taksit meselesinde, ayda 1 milyona yakın taksit ödenerek alınmış bir mülkten bahsediliyor. Eğer böyle bir geçmişten geliyorsanız, o zaman açıklanmaya mecbur başka bir taraf ortaya çıkıyor. Bu şey nasıl oluştu? Hepsinin, 8 değil de, 4 olduğunu iddia etseniz, ki oradaki iddia da satışlar yoluyla değiştiği. Yani o bahse konu rakamın şu anda sahip olunan mülkler olmayıp, savcılık ve diğer görevlerinin toplamından elde edinilmiş mallar olduğu.
Bir başka kritik şey de, yine bu listede olmayan ve Akın Gürlek'in, “Benim mülküm” dediği gayrimenkullerin dışında bir dairenin emlak vergisini de yatırdığına dair bir belgenin çıkmış olması. Şimdi şöyle bir şey var zaten: Tapu kayıtları, evet, çok kuvvetli bir şey ve CHP'lilerin iddia ettiği gibi, alım satımları da içerecek biçimde, 5 yıllık, 10 yıllık geçmişe bakılarak bütün trafik görülebilir. Yani bir insan ne kadar mülk almış, ne kadarını satmış bunu görmek mümkün. Dolayısıyla, bütün bu genel iddiayı cevaplayabilmek için bu genişlikte bir delil ortaya koymak gerekir. Ama daha önemli bir şey var. Tapu dışında, gayrimenkuller için başka bir kaynak var. O da, emlak vergisi. Şehirlerde olduğu için, her edinilmiş gayrimenkulün, hangi belediyeye ait sınırda yer alıyorsa, o belediyeye ödenen emlak vergileri var. Dolayısıyla, emlak vergileri üzerinden de o mülkün kimin olduğuna dair ya da o mülkle ilişkisine dair birtakım sonuçlar çıkartmak mümkün. Bu konuda da açıkçası tapu belgeleri dışında CHP'nin kullanabileceği öyle bir alan var. Bir tanesini de ortaya koydular. Dolayısıyla, aslında konunun kimin elinde daha fazla belge var, kimin dedikleri belgelerle doğrulanıyor tartışmasını açabilmiş olması bile, bu iddianın kuvvetli olduğunu gösteriyor.
Şu anda Akın Gürlek'in kendisi dâhil, iktidar medyasında da hiç kimse, ‘’Bunlar külliyen yalan. Tamamen kanıtları da ortada ve bu böyle’’ diye bir karşılık veremiyor. Ayrıca, hâlen sürmekte olan İmamoğlu davasında, yakın akrabaların, kayınbiraderlerin, şoförlerin evlerinin bahçeleri kazılarak illiyet bulunmaya çalışılırken, olmayan MASAK raporlarından varsayımsal sonuçlar çıkartılırken, burada, hakikaten böyle bir iddianın sahiden soruşturulması, soruşturma öncesinde de iddia sahibinin, “Yalan” dediği andan itibaren, yalanın kanıtlarını sunması gerekir. Yalnız, Türkiye'de bu ‘‘Suçlarım. Suçlu olan suçsuzluğunu kanıtlasın. Ben kanıt göstermek zorunda değilim’’ düzenini de bu iktidar başlattı; bu prensip herkese karşı uyguladılar. Şimdi önlerinde benzer bir suçlama var. Suçlama için karine oluşturabilecek birtakım veriler var ve bunun karşısında biraz panik hâlinde cevaplama gayreti var.
Bu tartışmanın açılmış olması bile bence önemli bir nokta. İBB davasının üçüncü haftası bitti ve bayramdan sonra devam edecek. Dava, mahkeme heyetinin tutumuyla, daha başka bir merkezde verilmiş karar çerçevesinde, o duruşma salonunun içine hapsedilmek, sıkıştırılmak isteniliyor ve o duruşma salonunun içerisindeki hâkimiyeti de kurarak, orada sınırlar oluşturarak, bu davayı boğmaya gayret ediyor bir taraf; bunu biliyoruz. Ama bu hadise, birdenbire bu davayı başka bir pencereden yeniden kamuoyunun gündemine taşıyor. İktidar seçmeninin bundan ne kadar haberdar olduğu tartışılabilir. Hatta ‘’muhalefet medyasının bile bir kısmı iddiaları yeterince güçlü biçimde görmemişken, ne kadar insan bunu duyacak?’’ diye düşünülebilir. Ama ben şimdi ikinci kısma geçip, verilen reaksiyona baktığımda, çok da o gevşeklik ve rahatlıkta bir karşılık görmediğini de anlıyorum. Bu, şunun kanıtı da olabilir: Gerçekten, tıpkı iki gün, üç gün içerisinde geliştiği gibi, her yalanlamanın karşısına yeni bir belge ve iddiayla çıkılacak ve tartışmayı devam ettirecek yığınaklar var anlamına da gelebilir. İkincisi, bu tartışmanın kendisinin bazı yerlerde karşılık bulabileceği. Özgür Özel basın toplantısı için AKP'lilere de mesaj göndermişti: “Buna bir bakın. Bakın, bir şey söyleyeceğim, bu, sizinle de ilgili” demişti. Dolayısıyla, tartışmayı oraya taşıma açısından önemli. Şimdi işin öbür tarafına bakınca, hakikaten bu konuda, ‘’Lüksemburg'da deniz var mı, yüzme biliyor muydu?’’ gibi argümanların da zayıflığı… Ki bu mal varlığı meselesi aylardır ilan edilerek geldi. Yani Özgür Özel birdenbire çıkıp ilan etmedi. Hatta uzun bir süre, “Hani açıklayacaktın?” denilen bir şeydi.

Ruşen Çakır: Oğuz Kaan Salıcı fırça attı.
Kemal Can: Evet. Beklenmedik, birdenbire ortaya çıkmış bir şey değil. Aylardır gündemde olan bir şey. Dolayısıyla, hazırlanmış cevapların da bu kadar derme çatma olması şaşırtıyor insanı.

Ruşen Çakır: Burada şöyle bir ayrıntı var… 
Kemal Can: Bir de, ‘Akın Gürlek neden önemli bir figür?’ meselesinde şunu hatırlatmak isterim. Gürlek bundan sonrasını da yürütecek ve hemen bugünlerde Adalet Bakanlığı'nda bu çok ciddi, büyük atama dalgası oldu? 

Ruşen Çakır: Tam onu söyleyecektim. Yakın zamana kadar Erdoğan kabinesinde AK Parti'den gelmiş, teşkilattan gelmiş tek bakan, Yılmaz Tunç’tu. 1998'de Pendik'te parti yönetimine girmiş. Adım adım yükseliyor, yükseliyor, 2023'te Adalet Bakanı oluyor ve şimdi onu da görevden aldılar. Şu anda kabinede teşkilattan gelen hiç insan kalmadı ve Tunç’un yerine gelen kişinin ilk yaptığı şey, sayısı ondan fazla önemli kilit ismi değiştirmek oldu. Bir bakan göreve başladığı zaman, neredeyse bütün teşkilatı neden temizler? İktidar değişir. Mesela AKP, ki onda bile olabilir. Diyelim ki iktidar değişti ve yeni bir bakan geldi. Tabii ki en kritik yerlerdekileri değiştirirsin, ama diğerlerini belki tutabilirsin. Çünkü devlette devamlılık esastır. Şimdi bu on kişiyi getiriyor ve getirdiklerinin büyük bir kısmı da İstanbul'da kendisiyle yakın çalışan isimler. İki tane bakan yardımcısı atıyor; Cumhuriyet başsavcı vekilliği filan.
Burada şöyle garip bir şey var: Tabii Türkiye'de artık her şeye alıştık, ama bu, tam üzerine çarpı atıyor. Arada AKP iktidarlarında, özellikle Milli Eğitim Bakanlığı’nda bu olur; yeni bakan gelir, eskisini bozar. Ama burada bir de şöyle bir şey var. Akın Gürlek’in yürüttüğü soruşturmalar, hangi Adalet Bakanlığı'nda oldu? Burada oldu. Belli ki o süreç boyunca bunların hepsinin üzerine çarpı atmış. Bekliyormuş bunu; hazırlığını yapmış. Birden pat diye, önce bir basın danışmanını, bilgi işlem müdüründen bilmem kime kadar yolladı. Ne olmuş olabilir o tür detaylarda? Tam bir ‘’redd-i miras’’ yapıyor. Sanki AKP gitti ya da Erdoğan gitti, yerine başkası geldi. Bunun böyle yapılmasına ilişkin kararnamenin altında da Erdoğan'ın imzası var. Sen Yılmaz Tunç olsan ne hissedersin? Yani ne diyeceksin? Bakandın, görevden alındın. Yani Erdoğan'ın tensipleriyle oldu. Bir kıyım yapıyor. Eskiden, ‘’Bürokraside kıyım’’ derdik. Niye yapıyor bu kıyımı?
Kemal Can: Bu, dediğin gibi, geçmişte çentiği olan bir tür şey de olabilir, ama, biraz önce konuştuğumuz, bundan sonra yapılacaklar için takımı kurmak da olabilir.

Ruşen Çakır: Tabii, onu anladım, ama yine de bilgi işlem müdüründen bilmem kime kadar niye gidiyorsun? Esas olarak bir çelik çekirdek oluşturursun ve oradan gidersin. Ama tam bir kıyım yapmış. Birilerinin buna, ‘‘Bir dakika, ne oluyor?’’ demesi lazım. ‘’Bu adamlar kimdi?  FETÖ'cü mü ya da bilmem neci mi? Niye temizliyorsun?’’ Burada başka bir şey var ve bu, aslında tam bir kadrolaşma. ‘’A cemaatinin kadrolaşması, B cemaatinin kadrolaşması’’ deniliyor. Böyle bir ekip kurulmuş. Bunlar birlikte bir şeyler yapmışlar, şimdi onu başka yere taşıyorlar. Bunun garip bir şey olduğunu ve aslında devlet geleneği içerisinde sakıncalı bir şey olduğunu herhâlde biliyor olmaları lazım.
Neyse, 19 Mart'a gelelim. CHP dün akşam yine bayağı etkili bir miting yaptı. Dışarıdan katılım çok yoğundu, gençler, öğrenciler vardı. Verilen mesajlar da ilk günkü mesajlar gibiydi. Ama ben bu sabah yaptığım yayında https://medyascope.tv/2026/03/19/rusen-cakir-yorumladi-19-martin-birinci-yili-kim-ne-kazandi-ne-kaybetti/ zaten bunu bir yıl boyunca aynı tempoda sürdürebilmenin imkânsız olduğunu söyledim. İşin içerisine en son savaş da girdi. Ama sonuçta, 19 Mart'ın verdiği bütün zararlar bir yana, esas olarak CHP'nin lehine olduğunu düşünüyorum. Orada bir not düştüm, izlediysen görmüşsündür. İstisnalar var tabii, ama muhalefet bu topa pek girmedi. Hatta ‘’iktidarda olmayan partiler’’ diye söyledim onu. Muhalefet demiyorum artık. Bu, aslında bir yönüyle tabii ki sorun, ama bir yönüyle de CHP'nin lehine. Hele bir de Altılı Masa gibi olsaydı… Düşünsene, her mitingde altı partinin lideri sırayla konuşuyor olsaydı. Hatırlıyor musun? İzmir'de beraberdik, değil mi? Toplananların %99'u CHP'li. Sırayla liderlerin hepsi konuşuyor, en sonunda Kemal Kılıçdaroğlu konuşuyor. Oyu %1 bile olmayan bazı parti liderleri, Kılıçdaroğlu'ndan iki kat fazla konuşuyor. Mesela Meral Akşener her mitingde, “Bir oy CHP’ye, bir oy bana” diyordu. Bulmuş CHP seçmenini, kendi partisine de oy istiyor. Sonuç olarak bu bilanço çok zarar verdi; Belediyeleri özgürlüklerinden mahrum ettiler, ama Erdoğan siyaseten umduğunu bulamadı bence. 
Kemal Can: Evet. Pek çok açıdan da bulamadığını söyleyebiliriz. Sen başlıkları söyledin. Birincisi, bu davaları açarak ve bu davalarda bütün medya gücünü, yargıdaki gücünü, devletin bütün imkânlarını da kullanarak, bunun, büyük bir itibar kaybına yol açacağı ve CHP'yi bütün olarak tartışmalı bir aktöre dönüştüreceği beklentisi vardı. Aylarca süren ‘’turpun büyüğü’’ iddiasının kendisi bile kendi kendini tüketen bir şey oldu. Verilen cevapları, iddiaların boşluğunu, iddianamenin zayıflığını bir kenara bırak, kendi kendini ezen bir iddiaya dönüştü. Çünkü ortalama zekâsı olan hiç kimse, gerekçesi açısından bakarken, bunun iddialarla ilgili kısmını düşünmedi bile. Bunun gerekçesinin çok açık biçimde bir siyasi operasyon olduğunu iktidar seçmeni dâhil herkes gördü. Dolayısıyla, orada kurdukları strateji tam da bu algıyı kuvvetlendiren bir etki yarattı.
İkincisi, bunun, önce CHP'yi bozacağını, sonra muhalefeti bozacağını, sonra da kamuoyunda bir tür çaresizlik, yılgınlık ve belki kabulleniş yaratacağı gibi bir şeyi umdular. Ama o da olmadı. Evet, zor bir şeydi; bir yıl zor sürdü bu. O eylem serisinin, kendisini çok tazeleyerek, yenileyerek gittiği de söylenemez açıkçası. Ama sonuçta gerilemedi. Yani daha fazlası olmadı belki, ama daha azına çekilmedi. Bu davalar neticesinde itiraz daha geriye çekilmedi. Dolayısıyla, 19 Mart’ın bilançosunu çıkartacaksak, bu iki başlıkta da iktidarın kazançlı çıkmadığı, CHP'nin buradan sağlam çıktığı söylenilebilir. Ama daha kritik bir şey oldu bence bu birinci yıl dönümünde. Biraz önce uzunca konuştuğumuz bu Akın Gürlek hamlesi dâhil olmak üzere, Özgür Özel'in dünkü konuşması, bugün devam eden şey, bundan sonra eylemliliğin devam etme biçimi konusunda söylenenler, biraz 19 Mart ruhunun, ilk Saraçhane ruhuna geri dönen bir söylemin tazelendiğini düşündürüyor. Çünkü itiraz çok güçlüydü. Yani bunun bir demokrasi darbesi ya da demokrasiye darbe veya silah kullanılmadan yapılan bir darbe olduğu iddiası. Bunun dar bir kesimin, sarayın ve saray çevresindeki bir çıkar grubunun iktidarda kalması için yapıldığı ve bunun karşısında halkın çoğunluğunun artık itiraz ettiği anlatısı. İkincisi, iktidar ve güce yaslanarak kendisini güvende hissedenlerin, bundan çok emin olmamaları gerektiği temalarını, yani iktidarın kullandığı milli irade argümanını, demokrasi argümanını terse çevirerek kullanma söylemini tekrar ediyor Özgür Özel. Çünkü o, bir süre biraz gölgede kalmaya başlamıştı. 19 Mart'ın en başındaki, Saraçhane sürecindeki kadar kuvvetli olmamıştı. Çünkü senin biraz önce dediğin gibi, Akın Gürlek meselesine bile, “Yapmasak daha iyi olur” diyen tayfanın o konuda da çekincesi vardı: ‘’Aman devr-i sabık yaratmayalım. Aman biz gerilimin tarafı olmayalım. Aman öyle darbe lafları etmeyelim. Bunlar siyaseten doğru şeyler değil. Saray-halk popülizminin simetrisini biz oluşturmayalım’’ diyen bir siyasi iletişim aklı hep aynı yerde duruyor. Onlar ne kadar etkili olduğu için bu iş zayıfladı bilmiyorum. Ama şimdi bunda bir geri dönüş görüyorum ve şimdi dava da başlamışken, bu itiraz enerjisinin değişim enerjisine dönmesi açısından çok ivme kazandırabileceğini düşünüyorum. Çünkü konjonktürel olarak çok kritik bir durum var iktidarın karşısında. İktidar, senin dediğin gibi ve şimdi konuştuğumuz gibi, 19 Mart'ta istediklerini alamadı. Ama diğer başlıklarda da durumu hiç iyi değil.
Bundan bir yıl önce, yargıyı kullanarak CHP'ye taarruzunun büyük bir siyasi avantaja dönebileceğini hem kendileri umuyordu hem de birtakım bağımsız yorumcular, sanki böyle olabilirmiş, CHP'nin içi karışırmış gibi düşünüyorlardı. İkincisi, süreç meselesi ki aylarca tartıştın: ‘’İktidar bunu kendisine büyük bir avantaj olarak kullanacak. CHP'yi yalnızlaştıracak. Kürtleri yanına çekecek. Orada biraz havuç göstererek bir siyasi avantaj elde edecek. Üstelik de buradaki meşruiyeti CHP'nin sırtına yükleyerek onun daha da hırpalanmasını sağlayacak.’’ Üçüncüsü, Suriye denklemi ve uluslararası ilişkilerde, Erdoğan, Washington'dan alınan meşruiyetle birlikte uluslararası denklemdeki rolünü çok güçlü bir argüman olarak kullanacak ve oradaki güçlü pozisyonunu iç politikada bir avantaja çevirecek. Bütün bunlar olurken, Mehmet Şimşek'in programı da kısmen biraz imkân yaratacak ve seçim ekonomisi için bir havuz üreterek, onu kullanıp baskın bir seçime gidecek. Bu beş şey üzerinden, iktidarın avantajları sayılıyordu. Şimdi bakıyoruz, 19 Mart öyle gelişmedi. Süreçte kimseyi kandıracak, kimseyi yalnızlaştıracak, kimsenin, üzerine iddia edildiği gibi, ‘’CHP komisyona girerse şöyle fena olur, böyle fena olur’’ iddialarının hiçbir karşılığı olmadı. Süreçten, tâbir yerindeyse, henüz ekmek yiyebileceği bir tablo oluşturamadı; bundan sonrasını göreceğiz. Üç, bölge dengelerinde, ‘’Erdoğan dünya lideri. Herkes ağzının içine bakıyor’’ tablosunu bir yana bırak, Gazze ve bugün İran'da olup bitende Amerika'nın rolünü bir cümle içinde kullanamaz bir pozisyonda. Bütün tabanı antiemperyalizm goygoyu yapıyor, ama liderlerinin ağzından, bir cümle de olsa, Trump ya da Amerika çıkmıyor. En fazla ne oluyor? ‘’Netanyahu bunu kandırdı’’ Bir tane günah keçisi Netanyahu var. Sanki Amerika denklemde hiç yok. Hatta şimdi Suudi Arabistan'daki son zirvede…
Kemal Can: Dolayısıyla, o da bir ekmek. Tam tersine, kendilerinin de söylediği gibi zorlu bir döneme giriliyor. Hiç öyle, ‘‘Biz buraların artık en hâkim aktörüyüz’’ havası basılacak bir durum yok. Son olarak ekonomi. Savaşın yarattığı krizle birlikte, Mehmet Şimşek'in seçim için oluşturabileceği havuzun, bir kova seviyesinde bile bir seçim ekonomisi yedeği sağlayamayacağı bir konjonktüre doğru gidiyoruz ve sürekli, düzelme ve iyileşme mevzularını ileriye iten, erteleyen, sonraya bırakan açıklamalarla idare etme söz konusu. Şimdi bu tabloların hepsine baktığında, ana başlıkların hiçbirinde, değil siyaset yapma, söz söyleme kabiliyeti bile olmayan bir iktidar karşısında, CHP’nin, muhalefet etmenin ve senin de demin söylediğin gibi, tek muhalefet aktörü olmanın avantajını kullanabilmesi lazım. 

Ruşen Çakır: Evet. Bu savaş meselesine kısaca bir değinelim. Türkiye'nin pozisyonu. Türkiye zorlanıyor. İkinci Patriotlar da Adana'ya geliyor. İlki İspanya'dan gelmiş, şimdi Almanya'dan geliyor. Suudi Arabistan'da bir zirve oldu. Hakan Fidan gitti. Zirve sırasında füzeler gelmiş. Hatta iddiaya göre Hakan Fidan, Arakçi'yi aramış. ‘Biz sizin için neler yapıyoruz. Siz bunu nasıl yaparsınız?’ falan demiş. Ama çıkan metne baktığın zaman, İran için pek bir şey yapmamışlar; İran'ı kınamışlar.
Kemal Can: İran'a, “Dur” diyorlar. 

Ruşen Çakır: Orada ülke isimleri sayılırken, çok net olarak, Azerbaycan, Ürdün’ün yanı sıra Türkiye de var. Yani Türkiye, ‘‘Ne malum Türkiye'ye gittiği? Güney Kıbrıs'a gidiyordu’’ açıklamasını resmi olarak kabul etmiyor. Garip bir durum var. Garip bir durum dediğim, bir yanıyla Türkiye'de tarafsızlık korunmaya çalışılıyor, bir yanıyla aslında AK Parti tabanında çok ciddi bir şekilde İran'a daha yakın pozisyonlar kendini gösteriyor. Orada şu da çok ilginç: Yakın zamana kadar, özellikle Suriye İç Savaşı'nda İran düşmanı olan bazı kişiler, şimdi İran yanlısı gibi oldular. Ama bir de, Erdoğan ve Ömer Çelik’in defalarca uyarmalarına rağmen, hâlâ çok ciddi bir şekilde bu Şii-Sünni meselesini kaşıyanlar var. Aslında tam bir karmaşa var Türkiye’de.
Kemal Can: Çünkü bu uluslararası meselelerde ve başka meselelerde de tepeden işaret gelmedikçe aşağıda kafalar karışıyor.

Ruşen Çakır: Şimdi burada, mesela mezhep meselesinde hâlâ frene basmayanlar var.
Kemal Can: Ama o kadar güçlü değil. Orada rota verilmediği için herkes yol bulmaya çalışıyor.

Ruşen Çakır: Çalışıyor da, bu Suudi Arabistan'daki meselede, oradaki pozisyon çok net. Körfez ülkelerini anlamak mümkün. Onlar doğrudan çok büyük zarar gördüler. Azerbaycan'a düşen iki, üç tane insansız hava aracı var. Türkiye'ye düşen yok, ama düşürülen var. Mesela en son yapılan Dışişleri Bakanlığı açıklamasında, “Patent farkı var. Körfeze yapılanlarla bize yapılanlar aynı değil” deniliyordu. Arasında bir fark var diyordu, ama şimdi onlarla aynı masaya oturdu. Çünkü Türkiye'nin Körfeze bağımlılığı son yıllarda iyice arttı. Bir de işin Suriye boyutu var. Suriye'nin yeniden inşası Körfez olmadan olmaz. Şimdi Körfez burada birçok açıdan bayağı zarar görüyor. Hatta bazı şeyleri durduruyorlar. İran Körfeze vurdukça, aslında bir anlamda Suriye'ye de, bir şekilde Türkiye'ye de vurmuş oluyor. Türkiye, bir anlamda felç olmuş gibi.
Kemal Can: Çünkü çok yakın bir zamanda, Amerika'yı Suriye denklemine ikna ettiği iddiasıyla bir bölge patronajı yakalamaya çalışan Türkiye, şimdi kendisini birden başka bir denklemin içerisinde, mecbur olduğu pozisyonları önünde buldu. Burada şöyle bir açmaz var: Senin söylediğin gibi, bir yandan bölge politikasında hem meşruiyet hem para anlamında ihtiyaç duyduğu çevrelerle birlikte durması kendi tabanı açısından da sıkıntılı, ama durmasa alacağı bir alternatif pozisyon yok. Dolayısıyla, böyle bir açmazın içerisinde. İran'ın yanında yer alma şansına sahip değil. Zaten İran'ın yanında Rusya da yer almıyor, Çin de yer almıyor. Ama İran, savaş stratejisiyle, bölgedeki bütün ülkeler ve özellikle Körfez ülkeleri için bu zorlu denklemi, onların kendi aralarındaki bir gerilime çevirmeyi başardı; çok eşitsiz bir güç dengesinden, diğer tarafın sıkıntıda olduğu bir denklem çıkarttı. Kendisi büyük hasar almış olsa bile, burada, Amerika’nın hizasına gelmenin bir maliyeti, bir bedeli olduğunu herkese gösterdi. Ama şimdi aynı şekilde şu da var: Trump da, “Hürmüz konusunda yardımı olmazsa NATO'nun göreceği var” dedi ya, şimdi aynı zorlamayı Trump da yapıyor. Yani o da kendisiyle birlikte davranma mecburiyetini dayatıyor. Bu denklem, pazarlıkçı pozisyonlar için elverişli bir zemin değil. Çünkü kazancın değil, bedelin paylaştırıldığı, maliyetlerin belirleyici olduğu bir çatışma yaşanıyor. Yani pay kapma savaşı belki bundan sonranın konusu; ama bugünün konusu maliyetin bölüşümü ve bu da pahalı bir şey.

Ruşen Çakır: Evet. ‘’Haftaya Bakış’’ı burada noktalıyoruz. İzleyicilerimize iyi bayramlar diliyoruz.
Kemal Can: İyi bayramlar.

Ruşen Çakır: Haftaya tekrar buluşmak üzere. İyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
29.03.2026 Siyasetçilerin özel hayatı var mıdır?
29.03.2026 İran savaşı ilk bir ayında bize neler öğretti?
28.03.2026 Trump’ın hükmettiği bir dünyada yaşamak
27.03.2026 Kürt siyasi hareketinde taşlar yerinden oynuyor: “Mekanın sahipleri geliyor”
26.03.2026 Akın Gürlek olayında saflar iyice karıştı
23.03.2026 Hafta Başı (75): İran savaşında kritik günler | Malvarlığı tartışması sürüyor
23.03.2026 İslam, Otoriterlik ve Geri Kalmışlık: Prof. Ahmet T. Kuru yeni kitabını anlatıyor
23.03.2026 Behlül Özkan ile söyleşi: Trump Hürmüz Boğazı konusunda niçin çark etti?
22.03.2026 Milli Görüş’ten geriye ne kaldı?
21.03.2026 Beyaz Toroslu savcı ve “devlette devamlılık esastır”
29.03.2026 Siyasetçilerin özel hayatı var mıdır?
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı